Doğu Akdeniz halkları bir yanda, egemenleri diğer yanda: Saldıran suçlu, korumayan sorumlu

Komşu ülkelerle diplomatik ilişkilerini askıya alan ve yıllarca Doğu Akdeniz’deki gelişmelere kulak tıkayan hükümetin, bugün masaya askeri gücünden başka koyacak bir şeyi kalmadı. MMO Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz Doğu Akdeniz sorununu çok boyutlu ele alıyor ve “Türkiye’nin haklarına saldıranlar suçlu, bu hakları zamanında korumayanlar ise sorumludur” diyor.

Doğu Akdeniz halkları bir yanda, egemenleri diğer yanda: Saldıran suçlu, korumayan sorumlu

Ozan Gündoğdu

Bir yandan Doğu Akdeniz’de sondaj çalışmaları nedeniyle gerilim sürerken diğer yandan Karadeniz’de doğalgaz aramaları devam ediyor. Giderek yoksullaşan ülke halkı “bir umut” diyerek ülkenin doğalgaz bulmasının hayallerini kurarken, siyasetçiler bu hayalin üzerinde tepiniyor. Özellikle Doğu Akdeniz’deki bölgesel gelişmeler yüzünden hemen her gün televizyon kanallarında Akdeniz haritası üzerinden yorumlar yapılıyor ancak o da afaki tahminlere ve büyük ölçüde bilimsel olmayan analizlere dayanıyor. Bunun yanında ülkenin tarım arazilerine “enerji ithalatçısı olmayacağız” denerek JES’ler, HES’ler, termik santrallar inşa edilirken bunlara karşı çıkan köylüler hainlikle suçlanıyor, önlerine jandarmalar dikiliyor.

Artık ülkenin enerji politikası egemenlerin oyun sahasına dönmüş durumda. Geçmişte Türkiye Elektrik Kurumu, Elektrik Üretim AŞ vb. kamu tekelleri eliyle yürütülen enerji atılımlarına artık özel şirketler ortak olmuş durumda. Dev şirketler, milyarlık teşvikler, küresel tekeller oyuncular arasında. Yurttaş ise payına daha ucuz elektrik ve doğalgaz faturasının düşmesini heyecanla bekliyor. Tüm bunları Makina Mühendisleri Odası Enerji Çalışma Grubu Başkanı Oğuz Türkyılmaz’la konuştuk.

► Geçen ay Karadeniz’de bulunan rezerv, bir yandan Doğu Akdeniz’de süren aramalar, bunlarla birlikte hem içeride hem de dışarıda çeşitli gerilimler… Mesele çok boyutlu olduğu için halkın kafası karışık. Size göre Doğu Akdeniz’deki gerilimin temel kaynağı nedir?
Öncelikle Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin durumu gecikmiş bir durumdur. Haklarını arama ve tescil ettirme konusunda son derece geç kalındı. Ta 2000’li yılların başından itibaren başta Mısır ve Kıbrıs Rum Kesimi başta olmak üzere ülkeler Akdeniz’deki menfaatlerinin peşine düşmüşlerdi. Bölgedeki aktörler birbirleri arasında anlaşmalar yaparken, Türkiye büyük bir suskunluk içinde bunları izlemiş. 2002’den bu yana da biliyoruz, Türkiye’de aynı siyasal iktidar söz konusu. Yani dün ve bugün izlenen politikaların birincil düzeyde sorumlusu bugünkü siyasal iktidardır. Yıllarca suskun kalınırken, uyaranlar da elbette oldu. Gerek TSK bünyesindeki uzman görevliler, gerek Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki diplomatlar, gerek akademisyenler… Ama siyasi iktidar bunu yeterince not etmemiş, değerlendirmemiş. Sonunda Türkiye, “atı alan Üsküdar’ı geçmiş” gibi bir konumda bulunmuş ve pek çok ülke kendi deniz yetki alanlarından çok daha fazlasını bu süre içinde beyan etmiş ve tescil ettirmiş. Bu kabul edilemez bir şey, zamanında Türkiye’nin cılız itirazlarıyla geçiştirilmiş bu tip şeyler. Yani ülkemizin egemenlik alanlarına saldıranlar suçlular ancak bu saldırılara zamanında yanıt vermeyenler de sorumlular.

► Ses çıkaran da aynı siyasi irade ama. Ne oldu da Doğu Akdeniz’de AKP pozisyon almaya başladı? Bir şey mi oldu?
Şimdi son yıllarda Türkiye’nin Akdeniz politikası, Kafkas politikası, Orta Asya veya Körfez Politikası, bunları bir bütün olarak ele almak lazım. Türkiye’nin askeri ve siyasi varlık gösterdiği ülkeler bakalım. Kafkasya’dan başlıyoruz, nitekim Azerbaycan’da gördük hep birlikte. Aşağı iniyoruz Irak’ta Türkiye’nin fiili kontrolü altında olan bölgeler var. Aynı şekilde Suriye’de Türkiye tarafından kontrol edilen bölgeler söz konusu. Lübnan’da barış gücü birlikleri var. Sonra Katar’a geliyoruz, orada ciddi bir askeri üs var. Kuveyt’te varlığın mahiyetini bilmesek de anlaşmalar yapıldığını biliyoruz. Oradan dönüyoruz Somali, oradan Sudan, yukarı çıkıyoruz Libya… Bu geniş coğrafyadaki faaliyetlerin yaygınlaşmasından sonra Doğu Akdeniz’deki mesele gündeme getirildi. Herkes hatırlar, Libya konusunda bu ülkenin siyasi temsilcileri tarafından “NATO’nun ne işi var Libya’da” denildi, 3 gün sonra NATO’nun uçaklarının Libya’yı bombalamasına cevaz verildi ve Türkiye aktif biçimde görev aldı. Türkiye maalesef bir emperyalist müdahaleye taraf oldu. Sonuç olarak Türkiye’nin Libya’da pozisyon tuttuğu bir durum oluştu. Son olarak Mısır’ın ve Kıbrıs Rum Kesimi’nin kendi münhasır ekonomik bölgesinde gaz arama çalışmalarına başlaması Türkiye’nin de kendi pozisyonunu değerlendirmesine yol açtı. Sondaj gemileri alındı vs. Tabii bu esnada bölgedeki ülkeler de gürültü koparmaya başladılar.

► Bir yandan Mısır, bir yandan Kıbrıs, Yunanistan hatta Fransa, İngiltere… Peki bölgedeki aktörler itibariyle düşünüldüğünde dün yapılması gereken neydi, şimdi ne?
Aslında dün de yapılması gereken buydu, bugün de aynısıdır, hala çok geç değildir, o da nedir? Mısır’la son yıllarda sınırlandırılan diplomatik ilişkilerin tam olarak tesis etmek ve önce Mısır’la anlaşmak. Mısır ve Türkiye bu coğrafyanın iki büyük ülkesi. Bu iki ülke anlaştığı vakit öbürleri susar. Diğer yandan İsrail Devleti’nin politikalarını kesinlikle tasvip eden bir kişi değilim ama bu bölgede ülkenin haklarının korunması için İsrail’le dialog kurulmalıdır. Suriye’deki açık askeri işgal durumundan derhal vazgeçilmelidir ve Suriye Devleti’yle el sıkışarak uzlaşılmalıdır.

► Türkiye bu saydığınız devletlerle görüşmeye niyetlense, bu ülkelerin tepkisi ne olur buna, sıcak yaklaşırlar mı? Pazarlık masasına neler konulur?
Pazarlık masasına her zaman konulabilecek bir şeyler bulunur. Mısır büyük bir ülke. Özellikle coğrafi olarak. Devlet geleneği de olan bir ülke. Burada kilit ülke Libya. Libya’da Mısır’la Türkiye arasında bir ortaklık kurulursa bu ortaklık Doğu Akdeniz’e de sirayet edecektir. Mısır ve Türkiye Doğu Akdeniz konusunda anlaşırsa üçüncü ülkelere söz hakkı düşmez. Bu işbirliği başka ülkelere de yansıyabilir. Bundan ötesine artık Ceyda Karan gibi İbrahim Varlı gibi arkadaşların cevap vermesi gerekir. Benim uzmanlık alanımın ötesine düşüyor.

► Karadeniz’de de birçok ülkenin kıyısı var, fakat orada mesele sulh içinde çözülüyor. Bunu neye bağlıyorsunuz?
Bundan önce Karadeniz’e kıyısı olan ülkeler Rusya, Gürcistan, Ukrayna, Moldova, Romanya ve Bulgaristan arasında münhasır ekonomik bölgeleri belirleyen anlaşmalar barış içinde sonuçlandı, her taraf kendi payına düşeni kabul etti ve sorun çözüldü. Akdeniz’de bu yapılmadığı için, ya da Türkiye haklarını aramakta geç kaldığı için sorun çıkıyor.

► Peki Karadeniz’deki gaz keşfinin ülkeye getirisi veya götürüsü ne olacak? Bu rezerv hakkında başkaca ülkelerin anlaşmalar olmasına rağmen hak iddia etme ve Doğu Akdeniz’dekine benzer bir gerilimin ortaya çıkma ihtimali var mı?
Öncelikle rezerv dememek gerekir, henüz ortaya bir rezerv çıkmış değil. Şu anda bulunan veya keşfi yapılan şeyin adı rezerv değil, kaynaktır. Rezerv o kaynağın üstünde yapılacak olan bütün jeofizik etütler neticesinde kaynağın içinde ne kadar gaz olduğunun kesin hesabı yapıldıktan sonraki adıdır. Şu anda bir gaz kaynağı var. Şimdi 405 milyar metreküplük bir rakam telaffuz ediliyor ama bu bir tahmindir. Bakın Enerji Bakanı son derece teknik bir dille ifade ediyor kendisini. Şahsen de tanıyorum Bakan Bey’i, ne diyor, 40 yeni sondaj daha yapılacağını söylüyor. Bakın 1 kuyunun tüm teknik hazırlıklarıyla beraber açılması ve netice alınması asgari 3 ay süren bir şey. Şimdi 40 kuyudan bahsediyoruz. 3 ay çarpı 40, 120 ay eder. 2 tane gemimiz var, demek ki gemi başına 60 ay çalışılacak. Ne demek bu, en az 5 yıl sonra bir rezervden bahsedilebiliyor. Haydi hız verdiniz, 4 yıla iner bu. 4-5 yıldan önce sonuçlanmayacak bir çalışmanın sonuçlarını kesin bulgu olarak ifade etmek doğru değildir. Ha bulunması iyi bir şeydir, Türkiye’nin elini kuvvetlendirir, örneğin Rusya’yla veya Azerbaycan’la yapmış olduğu gaz alım anlaşmaları bu yıl sonunda bitiyor, yeni anlaşmalara otururken Türkiye’nin pazarlık gücü artar, masada “sen bana bu kadar yüksek fiyat teklif etme” diyebilir. Açıkçası hem o “tek millet iki devlet” dediğimiz Azerbaycan bize gazı pahalıya satmaktadır, kadim dostumuz denen Rusya Federasyonu. Her ikisi için de onlar ortak biz ise pazar durumundayız.

► Tahmini olarak da söylense 405 milyar metreküplük bu kaynak Türkiye’nin Azerbaycan ve Rusya’ya bağımlılığını birkaç yıl dahi olsa tümüyle bitiriyor mu?
Şimdi şöyle, Türkiye yılda 45 ila 50 milyar metreküp gaz tüketiyor. Fakat son yıllarda ekonomik krizden kaynaklı bir düşüş eğilimi söz konusu. Bu 405 metreküpün tamamı doğru olsa 405’i 50’ye bölerseniz 8 yıl çıkar. Fakat, bu 405’in tamamı doğru olmaz bu bir. Doğru olan rakamın tamamını çıkaramazsınız bu iki. Bir de bu tür sahalarda gazın verimli çıkarılabilmesi için belli bir plan program dahilinde gidilir. Maşrapadaki su gibi değil ki, dök hepsini diyebilesiniz. Yani yaklaşık 15-20 yıla yaygın biçimde çıkaracaksınız bu gazı. Yılda yaklaşık 20 milyar metreküp eder bu da. Sizin tüketiminiz ise 50 milyar metreküp. Yani her şey yolunda gitse dahi, gaz açığınız olduğu belli. Ki bu hesapta çok iyimser konuştum.

► Türkiye’nin doğalgazı daha pahalıya aldığını söylediniz? Böyle bir tercih yoktur herhalde. Türkiye’ye gaz daha pahalı nasıl satılabiliyor?
Bakın 1990’dan bu yana 30 yıldır, her türlü platformda, kendi adıma, odam adına, temsilcisi olduğum kurumlar adına dedim ki bu anlaşmaları tekrardan gözden geçirin, burada Türkiye aleyhine hükümler var ama sözümüzü kimseye dinletemedik. Geçmişte yapılan anlaşmalarda denmiş ki, yılda 10 milyar metreküp gaz alımını özel şirketler getirecek. Ama getirememişler, bu yüzden şirketlerin yükümlülükleri söz konusu. Türkiye’nin al ya da öde yükümlülükleri var. Şu anda özel şirketlerin yükümlülüğü olan ama alamadığı 1,6 milyar metreküpün parasını Rusya pekala isteyebilir. Yani gaz anlaşmaları sizin o ülkeyle siyasi ilişkinizin o günkü rengine bağlı. Siz Kafkasya’da kalkar birilerinin ayağına basarsanız ya da Karadeniz’e ABD gemilerini doldurmaya kalkarsanız, birileri de bundan rahatsız olabilir. Ya da Ukrayna Rusya atışmasında biz kalkar “Ukrayna’nın haklarını destekliyoruz, Kırım Ukrayna’ya verilmelidir” dediğiniz zaman, Rusya Federasyonundakiler de gülerek seyretmezler sizin bu yaptıklarınızı. Gaz anlaşmalarında önünüze koyarlar.
Son tahlilde şu demeye çalışıyorum, bu ilişkiler ticari olmaktan çıkıyor ve siyasi bir perspektif kazanıyor. Bu alanda da Türkiye’nin hiç kazanan olduğunu göremedik.

► Bu kaynağın bir rezerve dönüştüğünü varsayalım, bunu çıkarma maliyeti ne olacak? Sadece parasal olarak değil, bunu çıkaracak teknolojimiz var mı? Yoksa yardım istenecek ülkenin bu rezervdeki menfaati ne olacak?
Şimdi bu gazdan vazgeçmek mümkün değil. Ben böyle dediğim zaman kimi sol çevreler “ne gerek var fosil yakıtları çıkarmaya, biz fosil yakıta karşıyız” diyor. Buna katılamıyorum. Türkiye her sene doğalgaz ithalatına 8 ila 10 milyar dolar ödüyor. Sanayide konutlarda kullandığınız gazı neyle ikame edeceksiniz. 17,5 milyon hanede sıcak su temini, ocaklar ve ısınma ihtiyacından bahsediyoruz. Hadi sıcak su temini için bütün şehirlerde güneş enerjisi diyelim. Ocaklarda elektrikliye mi döneceğiz o kadar hanede. Evleri elektrik sobalarıyla mı ısıtacağız. Sanayide keza aynı şekilde. Üstelik bunları dahi yapabilmek için çok ciddi yeni kurulu güce ihtiyacınız olacak. Bu hesapları yapmadan bunları söylemek kolay.

Şimdi sorunuza gelecek olursak, Türkiye’nin doğalgaz sondajında çeşitli deneyimleri var ancak bu kadar derin bir kuyuda daha önce hiç sondaj yapmadı. Bu derinlikte aransa dahi gaz bulunmadı. Bu yüzden mühendislik olarak tümüyle kendi imkanlarımızla çıkarmakta zorlanabiliriz. Bunun için uluslararası bir mühendislik firmasıyla anlaşılacak. Ancak yapılan sözleşmede iki hüküm bulunmalıdır;

1’incisi, TPAO elemanları seninle birlikte çalışacak, işi öğrenecek, 2’ncisi, platformların kontrol mühendisliğinde TPAO mühendisleri de çalışacak. Mühendisliği dediğimiz şekilde yaptırırsak sorun çözülür.

Geri kalan alanlarda da benzer bir yol izlenmeli.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir